KOMODO-LEMBEH-MANADO GEZİSİ 3. AYAK

14 Ağustos- 03 Eylül 2009 tarihlerinde gittiğim Komodo-Lembeh-Manado gezimin üçüncü ayağı olan Manado Bunaken Adası dalışları ve Kima Bajo konaklama gezi yazılarım.

Ana Sayfa \ Gezi Notlarım \ KOMODO-LEMBEH-MANADO GEZİSİ 3. AYAK

2009-KOMODO-LEMBEH-MANADO GEZİSİ

3. AYAK (MANADO)

Araç bizi yaklaşık 2 saatlik bir yolculuktan sonra Kima Bajo’ya getirdi. Burası büyük bir otel. Alan olarak büyük. Girişte bize kısa bir tanıtım yaptılar. Sonra da elimize bir harita verdiler. Kaybolmayalım diye. Dalış merkezine giderken yanımıza almadık. Ve dalış merkezini bulamadık. Geri dönüp haritayı alıp, yolumuzu öyle bulduk. Dalış merkezinin sorumlusu Luka adlı İşviçreli bir delikanlı. Gerekli şeyleri anlattı. Yalnız burada bir zorluğumuz var. Kaldığımız oda dalış merkezine çok uzak. Sabahki iki dalış için tekneye bir kez biniyoruz. Tekne açılıyor. İlk dalışı yapacak, sonra dinlenecek, sonra yine dalacağız. İlk dalış noktaları için geniş açı önerdi. Bakalım yarın göreceğiz. Biz oraya kuru elbiselerimizi de götüreceğiz. Orada duş alıp, yemeği yiyip, sonra öbür dalışa gitmeyi planlıyoruz. Bu otel daha çok insanların dinlenmek, eğlenmek, tatil yapmak için geldikleri bir yer. Ağırlıklı olarak dalıcılar kalmıyor. Umarım dalış için ayarladıkları tekne Luca’nın söylediği gibidir. Şimdi yemeğe gideceğiz. Sonra dinlenmek istiyorum. Sabah erkenden dalış merkezinde olmak gerek. Ben makinayı oraya gönderdim. Ekipmanı orada toplayacağım.
30.08.2009 Pazar. Sabah erkenden dalış merkezine gittik. Kimseler gelmemişti. Önce kahvaltı yaptık. Sonra birileri geldi, kamera odasının anahtarını aldık, ekipmanları hazırlamaya başladık. Flaşların pillerini değiştirdim. Geniş açıyı hazırladım. 08.15’te tekneye bindik. Yarım saatlik bir yolculuktan sonra Bunaken adasının yukarısında Fujiko dalış noktasında daldık. Aşağıda hiçbir şey yoktu. Gerçi görüş muhteşemdi. Su pırıl pırıldı. Ama, lahanaya benzeyen mercanların dışında, renkli mercanlardan hiç yoktu. Bir tek kırmızı beyaz, kuyruğu sarı balıklar vardı. Onları çektim. Fotoğraf çekmeye uygun kompozisyon da yoktu. Bir ara balıkları beslediler. O zaman rehberleri ve diğer dalgıçları çektim.

Sonra çıktık. Biraz dinlendik. 11.30 gibi ikinci dalışı yaptık. Bu dalışta öteden beri hep çekmeyi istediğim bir kompozisyonu yakaladım. Yüzen bir kaplumbağanın altına girip, kaplumbağanın tam arkasına güneşi alıp, alttan flaşları kullanarak aydınlatıp fotoğrafını çektim. Tam kadraj çıktı. Biraz daha önden ve arkadan boşluk bırakmalıymışım. Neyse sanırım biraz deniz ilave edebilirim. O zaman daha güzel olacaktır. Geniş açılarda keskinlikle ilgili sorunum var. Bu ve diğer fotoğraflarda tam istediğim keskinliği elde edemiyorum. Bunun üzerinde biraz çalışmalıyım. Sonra dalış bitti. Tekneye çıktık. Karaya hareket ettik. Makinalarımızı da alıp, kıyıya çıktık. Önce bir duş alıp, üstümüzü değiştirip, yemek yedik. Sonra ben macro taktım. Üçüncü dalışı macro ile yaptık. Tekneye binip hemen otelin biraz açığındaki bir noktadan Abba Point’ten daldık. Aşağıda pek bir şey yoktu. Kumluk ve yer yer mercanlar vardı. Bir tane deniz atı, bir tane yeşil kuyruklu garip bir karides, üç tane senkronize yüzen minik flag fish, yine soft coral shrimp (Lembeh’te de görmüştük, ama bu daha güzel çıktı. Üstelik yavrusu da var. ) bolca anemon, balon anemon içinde karides, kamçı mercan üstünde küçük kırmızı balık, puffer fish, kırış kırış mercan üstünde şeffaf karidesler ve dalışın sonunda koca gözlü kırmızı bir balık.



Bir mercanın içine girdi. Biraz sıkıştırdım. Gözgöze fotoğraflarını çektim. Hatta diyaframı açarak, net alan derinliğini azaltıp, sadece gözlerini çekmeye çalıştım. Oldu gibi.



Bu arada da bir saat olmuş. Rehber çıkıyoruz dedi. Çıktık. Kıyıya geldik. Makineleri oraya bıraktık. Ercan odaya gitti, ben de havuz başında biraz keyif yaptım. Güneşin Manado Tua’dan batışını seyrettim. Sonra odaya gidip, fotoğrafları bilgisayara attım. Dün akşam yarım kalan Marley and me filmini bitirdim. Yemeğe gittik. Geldik. Log book’u işledim. Yarının hazırlıklarını yaptım. Birazdan bir film daha seyredip, yatacağım.

31.08.2009 Pazartesi. Bu sabah yine erken kalkıp, önce kahvaltı yaptık. Kamera odası açılınca, makinelerimizi hazırladık. 08.15’te tekneye bindik. Dalış noktasına gittik. Yine Bunaken adası civarında bir yerde Mandolin’de daldık. Makineye fisheye takmıştım. Fakat doğru dürüst fotoğraf çekemedim. Pek çok sebebi vardı. Birincisi, flaşın birine pilleri ters takmışım, çalışmadı. İkincisi korkunç bir akıntı vardı. Üçüncüsü zaten çekecek doğru dürüst bir şey yoktu. Sonuncusu da artık yoruldum ve sıkıldım. Eve gitmek istiyorum… Dalış tatili olarak 3 hafta uzun bir süre imiş. Bunu öğrendim. Dalıştan sonra yer değiştirdik biraz. Sonra ikinci dalış noktasına daldık. Lekuan-2. Burada da yine pek bi şey yoktu. Akıntı da yoktu ama, geniş açılık bir çekim de yoktu. Reefin üstüne çıktım. Bir tane puffer fishi çekerken tepemden bi tekne geçti. Yüzeye çok yakındım. Sesini duyup iyice dibe yattım. Ya değilse pervane ciddi olarak yaralanmama yol açabilirdi.
Dalıştan sonra yine kıyıya geldik. Önce yemek yedik. Sonra ekipmanlarımızı hazırladık. Ben bu dalışta extention tube’u demeye karar verdim. Biraz riskli bir karardı. Zira pigme sea horse görmeye gidiyorduk. Ama Allahtan sorun yaşamadım. Sarı renkli serçe parmağımın tırnağından bile küçük iki tane vardı. Önce ayrı ayrı çekiyordum. Sonra biri bulunduğu yerden ayrıldı, öbürünün yanına geldi. Tam da ben o sırada onu çekiyordum. Birlikte de pek çok pozlarını çektim. Tabi hepsinde duruş pozisyonları fotoğraf için uygun değil. Ama gerek tek gerekse çift güzel bir kaç fotoğrafları var.





Sonra yine çok çekmek istediğim pembe renkli hairy squat lobster çektim. Kamçı mercanı üstünde balık ve yengeç çektim. Balon mercanların arasında orangutan yengeci ve şeffaf karides çektim.

Bu dalış verimliydi.
Dalıştan sonra odaya gelmedim. Havuzun başında biraz oyalandım. Gün batımının fotoğraflarını çektim. Sonra biraz uzandım. Denizin sesini dinledim. Odaya gelirken spa’ya uğrayıp yarın akşam masaj için randevu yazdırdım. Odaya gelip, bir duş yaptım. Ben yemeğe gitmedim. Ercan gitti, geldi. Sonra bu satırları yazdım. Bir film seyredip, yatacağım.

01.09.2009 Salı. Yine erkenden kahvaltıya gidip, sonra kamera odasına giderek hazırlık yaptık. 08.15’te hareket ettik. Bugünkü ilk dalış noktamız Celah Celah idi. Yine başarısız geniş açı denemeleri. Daha önce daldığımız noktalara yakın bir yerdi. Reefin hemen bittiği noktada duvar başlıyor. Duvarlarda çeşitli mercanlar ve süngerler var. Ama fotoğrafa uygun bir kompozisyon yok. Sadece bir iki mağaramsı oyukta güzel yumuşak mercanlar buldum. Onları çektim. Yine partiküller büyük sorun. Flaşların önüne geliyor ve fotoğrafın yanlarında beyaz beyaz çıkıyor. Bir de sanırım dome portun sağ kenarını da çizmişim. Oradan da kimi zaman beyazlık yansıyor fotoğrafa. Yani ilk dalışta yine bir şey yoktu. Dalıştan sonra yine biraz dinlendik. İkinci dalışı Muka Kampung’a yaptık. Daha dalar dalmaz bir kovukta uyuyan nerdeyse 1.5 metre büyüklüğünde bi kaplumbağa ile karşılaştık. Fotoğraflarını çektik. Umrunda bile olmadı. Ben iyice yaklaşıp çekerken, bir gözü ile şöyle bi baktı, sonra uykuya devam…. Daha sonra yine gezerken bir tane daha gördük. Onu birlikte daldığımız İtalyan bir çift vardı. Bayan bana gösterdi. Fotoğraflarını çekerken kovuktan çıktı. Tabi peşine takıldım. Bir müddet gittik. Ben tam altına girip, güneşi arkasına almaya çalışırken o hızla yüzdü. Bu sefer tam oturtamadım. Dolayısıyla yukardan gelen ışık fazla geldiği için patladı fotoğraflar. Fakat, az önce o fotoğraflardan bir ikisin ps’da açtım. Exposure’u kıstım. Fena olmadı. Biraz işlenirse güzel bir fotoğraf çıkabilir. Neyse, ben fotoğrafları çekerken bir taraftan da yüksekliğimi kontrol ediyorum. Kaplumbağanın peşine takılıp, balon olup yüzeye fırlamak istemiyorum. Sanırım 17 metrelerden 12 metrelere geldim. Sonra kaplumbağa iyice uzaklaşınca geri dönmek istedim. Bir baktım her taraf masmavi. Kaplumbağayı çekeceğim diye ha bire ters yüz olup, kendi eksenimde de döndüğüm için yön duygumu da yitirdim. Yaradana sığınıp, reef bu tarafta olmalıydı diye yüzdüm. Allahtan birazdan hava kabarcıklarını gördüm. Rehber ve diğer dalıcıları buldum. Arkama döndüm, Ercan’da peşimden geliyor. O da gitmiş. O da çekmiş. Ama elindeki makine ile mucizeler yaratmasına rağmen diyaframı kısamadığı için fotoğrafı patlamış. Güneş çok dik ve çok keskin geliyordu. Ben o tarafa yönelmeden önce diyaframı kısmama rağmen bende de tam güneşin önüne siper edemediğim için patladı. Allahtan raw çekiyorum. PS’da biraz düzeltme imkanım var.
Sonra dalışın sonuna kadar yine kayda değer bir şey çekemedim. Dalış bitti. Kıyıya yanaştık.
Ercan’la dondurma ve meyve dilimlerinden oluşan öğlen yemeğimizi yedik. Zaten sabah da ben early breakfast istemiştim. Meyve dilimleri üstüne yoğurt ve bal. O beni tok tuttu. Öğlende de dondurma ve meyve yedim sadece. Dün akşam ise yemek yememiştim bile Burada meyve yemek bile yetiyor. Sanırım dalış yaptığımız için fazla bir şey yiyemiyorum. Midem yanmaya başlıyor. Yemekten sonra geniş açıyı çıkartıp, macro taktım. Yine dünkü dalış noktasına gitmek istediğimiz söyledik Hanny’ye. Tamam dedi. Aynı yere daldık. Dünkü gördüklerimizi çeke çeke deniz atlarının olduğu yere vardık. Yine oraya konuşlandık. Başladık çekmeye. Bu gün dünden biraz daha iyi. Pigmy Sea Horse’tan tek olarak birkaç fotoğraf çıkar. Ayrıca yine Hairy Squat Lobster çektim. Orangutan yengeci, şeffaf karides ve kamçı mercanındaki küçük balık ile bugünkü dalışları da bitirim.
Ercan ile “oh bugün de bitti” dedik… :)
Karaya döndük. Ben havuza girdim biraz yüzdüm. Sonra şezlonga uzanıp güneşin batışını seyrettim. Odaya giden Ercan elinde makinesi ile geldi. Güneşin batışını çekmeye başladı. Sonra birbirimizin fotoğraflarını çektik. Arka plana Manado Tua’nın arkasından batan güneşin görüntüsünü alarak, havuzun kenarında, şezlongun üzerinde fotoğraflarımız çektik. Çok eğlendik. Eskiden renkli fotoğraf çekilir ilanı ile insanları bu tür manzaraların önüne koyup, rengarenk fotoğraflarını çekerlerdi. Bizimkisi de öyle oldu. Sanki stüdyodayız, arkamızda fon olarak güneşin batışı var. Tabi üstümüzdeki mayolar ile biz bu görüntüyü bütünledik ama yine de komikti…

Güneş battıktan sonra biraz daha sohbet edip, yemeğe çıktık. Bu kez kızarmış muz dilimi ve yine meyve dilimleri yedik. Ercan odaya giderken zıp zıp zıplayan kurbağaların fotoğraflarını çekti. Ben de dünden aldığım randevu ile SPA’ya gittim. 1 saatlik bir geleneksel Endonezya Masajı sonrasında, zencefilli çayımı içtim. Odaya hamur gibi geldim. Fotoğrafları yükledim. Birazdan logbook’umu yazıp, bir film seyredip, yatacağım. Yarın son dalışlar…

02.09.2009 Çarşamba. Sabah bu gün son dalışlara gidiyoruz diye kalktık. Artık ciddi ciddi yorulduk. Kahvaltıdan sonra ekipmanlarımızı hazırladık. Ben dün geniş açı portlarını odaya getirmiştim zaten. Makro takılı idi. Flaşların pillerini değiştirip, tekneye bindik. Bizden başka İtalyan bir çift vardı. Bu gün de farklı bir rehber daldırdı. Birinci dalışta da ikinci dalışta da bize neredeyse göremeyeceğimiz küçüklükte balıklar gösterdi. Biri hariç diğerlerini çekebildim. Sonra baktığımda da bu balıkların çok renkli bir dokuya sahip olduklarını gördüm. Bu balıkların yaşadığı mercanları biliyor. Onları akıntı çubuğu ile karıştırıyor, o balıklar da zıplaya zıplaya kaçıyor. Çok da utangaçlar. Koca koca gözleri var.

Bir de yine aynı şekilde bulduğu çok renkli bir balık daha var. Dokusu biraz mandarin fishi andırıyor ama, bu daha kırmızı ve üzerindeki lekeler de daha küçük. Üstelik çok daha kırmızı.

Yine tavşanları çektim. Bu dalış noktasında kıvrım kıvrım bir sürü tavşan gösterdi bize, çektik. Bir tane büyük bir tavşan buldum ben. Onu çektim. Renkleri çok güzel. Sonra yine rehber yaprağa benzer bir mercanı kaldırdı, altından serçe parmağım kadar bir tavşan çıktı. Bir tane falcon gördüm. Gözlerinin etrafı halka halinde renkli bir bantla çevrilmişti.

Bir kovukta scorpion fish buldu gösterdi. Doğrusu renkleri çok güzeldi. 60 mm macko ile sadece yüzünü ve gözünü çekebildim.

Bugünün fotoğrafı ise, rehberin bir ovukta bana gösterdiği gobi. Bu da diğerleri gibi yuvasından yarı çıkıyor sonra geri giriyordu. Sabırla bekledim. Bunun diğerlerinden farkı pektoral yüzgeci adeta bir kelebeğin kanadı gibi idi. Başında boynunda ve vücudunda da yüzgecindeki renklerden çizgi çizgi vardı. 3 tane bütün fotoğrafını bir tane de yuvadan yarım dışarı çıkmış fotoğrafını çektim. Bu da bana yetti.

İkinci dalışın sonunda, bütün bu süreci sağlıklı, keyifli ve mutlu tamamladığımız için Ercan’la birbirimizi tebrik ettik. Malzemeleri plastik kasalara doldurup, makineleri alıp, kıyıya çıktık. Öğlen yemeği yedik. Menüde olmamasına rağmen Tuna balıklı sandviç istedik. Yaptılar. Sonra makineleri odaya getirmelerini rica edip, oraya geldik. Akşama kadar valizleri hazırlamakla uğraştık. Tüm ekipmanı söküp, balonlu naylonlara sarıp, teker teker yerleştirdim. Sonra akşam yemeği ve sonra yine malzemeleri toplamaca. Dalış elbiselerini yıkayıp, kurutup getirdiler. Ama tam kurumamış. Girişe astık. Sabaha kadar kurur. Dalış valizlerini de sabah toplayacağız. Şimdi Zaitgest’i seyredip yatacağım.

03.09.2009 Perşembe. Dün Zeitgeist’in ancak bir bölümünü seyredebildim. Uykum geldi, Hemen uyum. Sabah da heyecandan uyuyamadım. Saat 5 gibi uyadım 06.30’da kalktık. Biraz daha toparlanmaya çalıştık. Ama ıslaklar yine tam olarak kurumamıştı. Bu kez güneşe, çimlerin üzerine serdim. Yemekten gelinceye kadar iyice kururlar diye tahmin ettim. Kahvaltıda yine geleneksel yemeğimi yedim. Early breakfast (küp küp doğranmış taze meyve parçalarının üzerine yoğut ve bal döküyorlar) ve bir adet de Kuru Hasan (kruasant). Yemekten sonra dalış merkezine indik. Logbooklarımızı onaylattık. Dalışlarımızın listesini verdiler. Luca ile sohbet ettik. En iyi mevsimin Temmuz olduğunu öğrendik. Bu aylarda planktonların ve partiküllerin fazla olması nedeniyle görüşün pek de iyi olmadığını söyledi. Otelin fazla dolu olmadığını hele de dalgıç sayısının çok az olduğunu söyledik. O da sizden önce kalabalık bir grup vardı, önümüzdeki hafta da yine kalabalık bir grup gelecek dedi. Bizim şansımıza sakin bir zamandı. Ama şans mıydı şanssızlık mıydı bilemedik. Neredeyse bizi hep aynı noktalarda daldırdılar. Banga adasına gidemedik. Oraya gitmek için en az 8 dalıcı olması gerektiğini söyledi Luca. Sonra veda ettik. Odaya geldik. Biraz olsun kurumuştu giysiler. Dalış çantalarını da toparladık. Vakit bir türlü geçmek bilmiyor, gittikçe de heyecanlanıyorduk. Artık memleketi özlemiştik. Nazım Hikmet’in Memleketim şiirini kendi dilinden okuduğunu, onun hasretini biraz olsun anlayabildiğimiz konuştuk. En sonunda resepsiyona gidip, hesabı ödedik. Bu arada içtiğimiz 3 şişe kolalı içeceğe 108.000 Rupiya ödemek doğrusu hiç de hoşumuza gitmedi. Ercan’la bu otel seneye kalmaz kapanır diye espri yaptık. Havaalanına transferimizi de yaptılar. Hemen check-in’e gittik. Valizlerimizi hiç sorunsuz İstanbul’da almak üzere verdik. Yukarı çıktık. Kitap okuyup, eldeki paraları bitirmek için ıvır zıvır alarak vakit geçirip, tam zamanında kalkan uçağımıza bindik. Eve kadar sürecek uzun yolculuğumuz başlıyordu. Bu yolculuğu verimli kılmak adına her şeyim hazır. Seyredeceğim filmler var. Kitabım var. Üstelik Ateş Hoca’nın benden istediği yazıyı hazırlayacağım. Bu arada bu gezi yazısında bahsettiğim fotoğrafların numaralarını araya yerleştireceğim ki, sonradan onları küçültüp buraya koymak kolay olsun. Bir sonraki gezide görüşmek dileğiyle...