2008 KENYA YABAN HAYAT FOTO SAFARİ GEZİ NOTLARIM


Ana Sayfa \ Gezi Notlarım / Itinerary \ 2008 KENYA YABAN HAYAT FOTO SAFARİ GEZİ NOTLARIM

13-23 Haziran 2008 Kenya Gezisi Notları
                                                         
13 Haziran Cuma günü Ankara’dan Özlem Karacasu, Meltem Dönmez ve Mete Dönmez ile birlikte İstanbul’a uçtuk. Orada Burak Doğansoysal ve Kerem Araç’ın da katılımı ile ekip tamamlandı. Artık Kenya’yı fethetmeye hazırdık. :)
Emirates Havayolları ile önce Dubai’ye uçtuk. Dubai’ye sabaha karşı vardık. Otele transfer olup, dinlendik. Sonra yine Dubai’den uçarak, Nairobi’ye geldik. Havaalanında bizi Peter karşıladı. 10 gün boyunca neredeyse günün 12 saatini içinde geçireceğimiz her işe yarar aracı ile bizleri alıp, kalacağımız otele götürdü. Kısa bir dinlenme ve hazırlıktan sonra, Ulusal Müze’yi gezdik. Orada bulunan doldurulmuş hayvanları gördükçe heyecanımız arttı. Safariye çıkmadan, müzede de olsa Big Five’ı görmüş olduk. Pek çok kuş türünün orada da görme şansımız oldu. Tabi yine doldurulmuş olarak. Hatta Yılanboyun önünde Burak’ın fotoğraflarını çektim. Melih Özbek’e göstermek üzere… Zira kendisinin siparişi vardı, yılan boyun fotoğrafı istiyordu. Mogan’da çektiği (!) ile karşılaştırmak üzere…
Müzeden sonra, yine müzenin bahçesinde bulunan yılan parkını gezdik. Her türden pek çok yılanı gördük. Elbette pek çoğu cam kafeslerin ardındaydı. Havuzda bir Nil timsahıda gördük. Gerçekten heybetli idi.
Sonra müzenin bahçesinden sanırım bir kokteyl vardı. Masalar hazırlanmıştı. Bizim için enteresan olan, orada yerel çalgıcıların olmasıydı. Elbette fotoğrafladır. Sonra otele döndü. Akşam yemeği için Carnivori Et Lokantası’na J gittik. Her türden mahlukatın etinin pişirildiği kocaman bir mangalı olan, masanıza koydukları her et için ayrı ayrı sosların ve salataların bulunduğu kabın üstünde duran beyaz bayrağın dik durduğu sürece hiç durmaksızın pişen her türlü etin getirilip çatlayıncaya kadar yiyebileceğiniz müthiş bir lokantada, çatlayıncaya kadar yiyerek keyifli bir başlangıç yaptık. Bu arada etler mangalın üzerinden koca butlar halinde getirilip, bizzat tabağınızda kesilerek servis yapılıyordu. Tabi biz her seferinde hangi sosun hangi ete kullanılacağını yeniden sorarak biraz garsonları (pardon garson yoktu, tüm garsonlar zaten mangalın başındaydı.) çileden çıkarttık. Ama sanırım onlar buna alışkındı. Bu arada gezimiz boyunca en sık duyacağımız sözü öğrendik. Tabi dönüşte biz de en çok onu kullanıyorduk.
“HAKUNA MATATA” Yani, “dert etme, boşver gitsin, önemli değil, sorun yok”
Tekrar otelimize dönüp, dinlendik. Sabah heyecanla uyanıp, kahvaltımızı yaptıktan sonra yola koyulduk. Gerek Nairobi’nin kenar semtleri ve gerekse yol üzerindeki küçük yerleşim birimleri fakirliği her yönü ile gözler önüne seren bir görünümdeydi. Ancak, benim gözlemim insanların inanılmaz bir umursamazlık içinde olduğuydu. Yani hakuna matata.
Daha yolda çeşitli yırtıcıları görüp, heyecanla arabadan inip, fotoğraf çekmeye başladık. Ne kadar sürdüğünü hatırlamadığım bir yolculuktan sonra Masai Mara Milli parkına ulaştık. Ana kapıdan geçip, tesisin bulunduğu yere ulaştık. Alelacele eşyalarımız çadırlara atıp, yemek yiyip, hemen safariye başladık. Tesisten çıkar çıkmaz bir sürü yaratık görüp, yine fotoğraf çekmeye başladık. Sonraki günlerde bu hep böyle oldu. Tesisin gece elektrik verilen dikenli tellerinden çıkar çıkmaz yaban hayatın içine dalıyor ve her gördüğümüzü hayretle inceleyip, fotoğraflamaya çalışıyorduk. Masai Mara’daki günlerimizde bizi en çok etkileyen aslanlar oldu. Gerçekten muhteşemdiler. Çeşitli zaman ve yerlerde pek çok bireyle karşılaştık. Genellikle gruplar halinde bulunuyorlardı. İlk kez bulundukları yeri telsizden öğrenip, oraya gittiğimizde tam bir hayal kırıklığı yaşadık. Yüksek otların arasında tembel tembel yatan 2-3 aslan. Ne fotoğraf çekebiliyor, ne de doğru dürüst görebiliyorduk. Zar zor şöyle bi doğruldu birisi, biz heyecanla bastık deklanşörlere. Fakat doğrusu hiç de umduğumuz gibi değildi. Ancak sonraki günlerde aslanların hemen her türlü aktivitelerine tanık olduk. Hatta arabamızın 5 metre ilersinde çiftleştiler bile. Hem de peş peşe iki kez. (Gerçi, bu işin öncesinin ve sonrasının da olduğunu, belgesellerden biliyorduk.Yerel rehberden de birhayli bilgi edindik. Biz akşam saati gördüğümüz ve tesise dönmek zorunda olduğumuz için ancak bu kadarına tanık olabildik. Fotoğrafla ilgilenenlere çok daha fazla şey ifade edecektir, 10-22 mm ile bu görüntülerin fotoğraflarını çektim…) Bir sereferinde de, yetişkin bir dişi aslanın bir domuzu avlamak üzere yavaş yavaş yaklaştığını, domuzun ise aradaki mesafeyi koruyarak, yavaş yavaş uzaklaştığını izledik. Belki devamında bir av sahnesi olabilecekti ama biz yine tesise dönmek zorundaydık. Aslanlarla ilgili olarak son anlatacağım bir diğer olay ise, baba bir aslanın arabamıza bir hayli tehditkar şekilde yaklaşmasıdır. Orada bulunduğumuz sürece hep benim oturduğum yerde, o gün tesadüfen Burak oturuyor idi. Minibüsün ön tarafında, trafik düzeni İngilizlere göre ayarlandığı için, şöför sağda, yolcu solda oturuyor ve Burak’da oradaydı. Bir aslan ailesi ile karşılaştık. Heybetli bir baba aslan, bizi gördü. Araca sol taraftan yaklaşmaya başladı. Hepimiz nefeslerimiz tutmuş bakıyoruz. Allahtan Burak deneyimli. Aslanla göz temasını kesti. Aracın kapı camı açık, üstünde fasulye torbası, onunda üstünde makine. Makineyi içeri aldı. Camı kapatmaya çalışıyor, fakat o da ne, cam kapanmıyor… Zira araç stop etmiş vaziyette, kapı camı da elektrikli. Yine Allahtan, bu konuda deneyimli ve gözüaçık bir rehberimiz var. Hemen kontağı açıp, kendi tarafındaki kumandadan camı kapatıyor. Bu esnada araca iyice yaklaşmış olan aslan parçası da, şöyle bi bakıp, aracın öbür tarafına dolaşıp, gölgeye yatıyor… Hepimiz derin bir nefes alıyoruz…
Bir diğer unutamadığımız an da, bu veya bir başka baba aslanın, civarda bulunan bir başka aslan grubunun kokusunu alıp, kendi bölgesini belirlemek için kükrediği an. Minibüsün içinde olmamıza rağmen tırstığımızı hatırlıyorum. Hepimizde DSRL fotoğraf makineleri olduğu için, bu anı bir tek Kerem arkadaşımız videoya kaydedebildi.
Son olarak, yine tesise dönerken sadece bizim gördüğümüz bir aslan ailesinin bulunduğu yerde, küçük aslanların da olması ve aslan da olsa küçüklerin çok sevimli olmaları, birbirleri ile kedi yavrularının oynadığı gibi oynamaları. İnsanın arabadan inip sevesi geliyor. Fakat, elbette böyle bir şeyi asla yapmadık. Zira anne aslan yüksekçe bir yerden sürekli bizi göz hapsinde tutuyordu…
Masari Mara’da benim için çok özel ve keyifli bir olay da, 3 çitayı gördüğümüz ve izlediğimiz zamandı. Müthiş estetik yaratıklar. Önce otların arasında gördük. Pek güzel fotoğraflarını çekemedik. Ancak, zaman zaman koskoca düzlükte bulunan küçücük yükseltilere çıkıp, etrafı kolaçan ettiler. İşte o zaman bizim deklanşörler hiç susmadı. Sonra bir ara uzaklarda 3 adet devekuşu gördüler. Devekuşları da onları gördü veya hissetti. Bu bizim üç kafadarlar otların arasından sinsice, arkadan dolaşarak onlara yaklaşmaya çalıştılar. Fakat, devekuşları da (yüksek boyları ve boyunlarının avantajını kullanarak) onları göz hapsinde tuttular ve uzaklaştılar. Biz de ne zaman saldıracaklar diye bekledik. Fakat ben kendi adıma, “Bir saldırsalar da, çitanın o müthiş deparını bir görsem” ile “Yazık ya bu devekuşlarına, şimdi bu yırtıcılar saldıracak, gözümüzün önünde bunlardan birini kapacak, parçalayacak. Böyle kanlı bi sahneyi görmek istemiyorum” arasında gittim geldim… Neyse, sonuçta doğa kanunları işle. Devekuşları da kendilerini yem yapmaya niyetli değillerdi ve olay tatlıya bağlandı…
Masari Mara’da kaldığımız tesis çok güzeldi. Yemekler harika, bizim için yapılan aktiviteler ise keyifliydi. Bu tesiste de havuz olmasına rağmen, sanırım sadece Kerem bir gün girdi. Nakuru’daki tesisin havuzundan ise fırsat buldukça yararlandık. Masari Mara’daki tesiste kalacak yerler çok güzel düzenlenmişti. Çadırlarda kaldık. Ama bildiğiniz gibi çadırlarda değil. Kapısı ve pencereleri olan, içinde elektriği, suyu, her türlü lüksü olan, zemini parke, banyosu seramik, her daim sıcak suyu olan bir çadırdı burası. Hatta sıcak su olayını abartıp, akşamları termoforların içine koyup, yataklarımız ısınsın diye içine bırakıyorlardı. Seyahatten döndükten sonra en çok karşılaştığım soru “Çok sıcak değil miydi?” Ben de insanlara, Ecologic Travel’in hediye ettiği polarları giymek zorunda kaldığımız anlatıyordum. Sabahları, kimi gün öğleye kadar, akşamları da hemen her gün soğuk oluyordu. İyi ki o termoforları koyuyorlardı. Ayaklarımızı sıcak tutarak uyumak ayrı bir keyifti. Sabaha karşı iki şey uyandırıyordu bizi. Birisi artık suyun soğuması ile işlevini yitiren termofor, ikincisi de kimi zaman gök gürlemesine benzeyen kükremeler veya ulumalar, gün ağarmaya yakın ve sabahın ilk saatlerinde de çeşit çeşit kuşların keskin ötüşleri.
Masai Mara’da bunların dışında anlatılabilecek o kadar çok şey var ki. Bütün gün arazide fotoğraf çekiyor, yorgun argın geliyor, fakat ertesi gün sabah erkenden kalkıp, yine koşa koşa doğaya gidiyorduk. Dönüşe doğru artık belli noktaları ezberlemiştik. Yollar tanıdık gelmeye başlamıştı. Fakat yolların kenarlarında her zaman bir sürpriz bizleri beklemekteydi. O kadar çok kuş fotoğrafı çektik ki, bunlar neler deseniz, inanın bilmiyorum. İnşallah fotoğraflarımı düzenlediğimde, kitaptan bakarak ve Burak’tan yardım alarak tespit edebileceğim… Kuşların dışında, Zürafalar, Filler, çeşit çeşit maymunlar, devekuşları, çakallar ve daha bir sürü mahlukat… Özetle, ben Mara’da kendimi o hayvanların evinde misafir gibi hissettim. Bu anlamda, oraların bu bakirliğini koruyanları kutlamak gerek. Hayvanlar bizlerin kurallarına göre yaşamıyor. Bizler hayvanların kuralları çerçevesinde, onların dünyasına misafir oluyoruz. Akşamları da tıpkı bizlerin dünyasında hayvanat bahçesindeki hayvanlara ayrılan yerler gibi, o dünyada bizlere ayrılan tesislere girip, hapsoluyorduk.
Mara’dan aktarmak istediğim son bir husus ise, müthiş manzaraların olduğu bir yerdi. Kimi zaman gökkuşağı çıktı. Kimi zaman yağmur yağdı. Kimi zaman otları tutuşturdukları yerlerden çıkan dumanların gökyüzüne yükselmesi ile güneşin önünde huzmeler oluştu. Gün batımları elbette bir ayrı güzeldi. Her karesi tablo gibi fotoğraflar çektik. Tabi bu tanımı “aman da biz ne becerikli fotoğrafçılarız” demek için yazmadım. Orada kim olsa bu fotoğrafları çekerdi. Zira keramet çekende değil, çekilen yerde. Gündüz ise bir ayrı güzel. Diğer arkadaşlarım nasıl hissetti bilmiyorum ama, bana sanki orada gökyüzü yeryüzüne daha yakınmış gibi geldi… :)
Masari-Mara’da kaldığımız 3. günün sabahı erkenden tesisten ayrıldık. Yine çok keyifli bir safariden sonra, her türlü güvenlik önlemleri alınmış, sahra tuvaleti kurulmuş, açık büfe kahvaltı sofrası hazırlanmış bir şekilde Bush Breakfast yaptık. Gerçi bir gece önce yediğim bir şey dokunduğu için ben sadece seyretmekle yetindim, ama arkadaşlarım çok keyifli bir kahvaltı yaptılar. Özellikle (ve her zaman olduğu gibi) Mete ile Kerem nerdeyse 3 kişilik yiyip, “yine aç kaldık, öğlen yemeği kaçta” yakınmaları ile sofradan kalktılar. Sonrasında yine safari.
Sonraki gün ise sabahtan çıktık tesisten. Hava kararmak üzereyken döndük. Öğlen yemeğimizi Mara nehrinin kenarında, karşımızda hipopotamlar, nil timsarları ve müthiş bir manzaraya karşı yedik. Elbette burada da pek çok fotoğraf çektik. Burası wildbeest’lerin göç ettikleri noktaymış. Bulunduğumuz nokta Tanzanya sınırına çok yakınmış. Değişik renkli bukalemunlar vardı. Onları fotoğrafladım. Maymunlar yine her zamanki gibi yüzsüz yüzsüz dolaşıp, yiyecek kapma peşindeydiler. Burada araç dışında fotoğraf çektiğimiz ender yerlerdendi. Nehrin kenarında, silahlı görevliler eşliğinde küçük bir gezi yaptık. Sonra yine hava kararana kadar pek çok tür görüp, fotoğraf çektik. Bunların başlıcaları, yol üzerinde bize doğru gelen bir çift çakal. Bizden başka hiçbir aracın bulunmadığı bir yerde gördüğümüz, aralarında 4-5 tane yavrunun da bulunduğu bir aslan ailesi. Yavruları birbirleri ile oynarken izlemesi ayrı bir keyifti. Biraz irice kedi gibiydiler. Her çocuğun yaptığını yapıp, birlirleri ile boğuşup durdular. Tabi bizler de bol bol fotoğraf çektik. Tesise dönerken ise önce tek, sonra da bir çift olarak gördüğümüz sırtlanlar. Hava kararmak üzereyken, üstelik de yağmur yağmıyorken gökyüzünde oluşan gökkuşağı. Her zaman olduğu gibi güneş batarken her tarafı önce kıpkırmızı, sonra turuncu, sonra bu renklerin en koyu tonları ve günün sonu. Tabi safari için. Tesiste ise nefis yemekler ve güzel sohbetler eşliğinde fotoğraf paylaşımı.
Ertesi gün ise bizi değişik bir yer bekliyordu. Milli park sınırlarının hemen dışında bir Masai Mara köyüne gittik. Erkekler bizlere geleneksel danslarını yaptılar. Bayanlar yine özel günlerde ve törenlerde hep birlikte söylenen bir türküyü söylediler. Köyün muhtarı (!) bize gelenekleri, köyün düzeni, yaşantıları hakkında bilgi verdi. Sonra köyün içini, evleri gezdik. Kibrit ve çakmak kullanmadan ateş yakmayı öğrendik. Ben bile yakabildim… J Daha sonra el emeği ürünlerini pazarladıkları tezgahlara geçtik. Herkes (biraz da yardım amaçlı) bir şeyler satın aldı. Ticarette parayı kullanmadıklarını söylemelerine rağmen doğrusu parayı çok seviyorlardı. Ancak, bizim grubumuzda da dünyanın her yerinde alışveriş yapmış, tuttuğunu koparan, pazarlık ustası Meltem olduğunu bilmiyorlardı. Biz de her pazarlıkta kendisinden yardım aldık. En sonunda şef bize “Tekrar gelin alışverişe ama bunu (Meltem’i) getirmeyin !” dedi… Sonra, gurubumuzun bayan üyelerine köye gelin gelmeleri karşılığında sanırım 20 küçük inek önerdiler… Böylece keyifli, esprili bir gezi de böylece bitti ve tesise döndük.
Tesiste kaldığımız son gün olacağı için de, akşam bol bol alışveriş yaptık.
Sonraki gün ise, sabah erkenden Masai Mara’dan, tekrar gelebilmeyi dileyerek ayrıldık. Kenya’nın tozlu topraklı, bol çukurlu yollarını aşarak Nakuru gölü ve Milli Parkına vardık. Burada da tesis çok güzeldi. Odalar, restoran, havuz her şey çok güzeldi. Ancak, en güzeli, kocaman bir bahçesinin olması, içinde çeşit çeşit kuşları barındıran pek çok ağacının olmasıydı. Türkiye’de doğal ortamında kuş çekmenin ne denli zor olduğunu bilen kuşçulara, oturduğun yerden kuş çekmenin ne kadar keyifli bir şey olduğunu anlatamam. Elbette burada da maymunlar başroldeydi. Belki inanmıyacaksınız ama, otelin kadrolu bir maymun kovucusu vardı. Adamın işi, elinde sapanla maymunları kovalamaktı. Zira yüzsüz babunlar otele girip, ne bulsalar aşırıp gidiyorlarmış. Öğlen yemekten sonra ilk gezimize başladık. Akşama doğru Peter yaptığı bir telsiz görüşmesinden sonra aşırı heyecanlandı. Seyahatin başında bir hedefimiz vardı. Daha doğrusu hepimizin farklı hedef ve istekleri vardı, fakat, ortak tek bir hedefimiz vardı. Leopar görmek. İşte tam şimdi, Peter bize leopar görüldüğünü ve bizi oraya götüreceğini söylüyordu. Hepimiz çok heyecanlandık. Peter dolu dizgin oraya gitti. Uzakta bir yerde araçları gördük. Yanaştık. Petek bize epey uzakta bir ağacı gösteriyordu. Fakat, hiçbirimiz leoparı göremiyorduk. Epey uğraştan sonra ağacın dokusu ile aynı renkte leoparı gördük. Tabi heyecan içinde yüzlerce fotoğraf çektik. Ancak, kötü ışık koşulları, mesafenin uzaklığı nedeniyle istediğimiz gibi fotoğraflar çekememiştik. Fakat yine de çok mutluyduk. Amacımıza ulaşmış, 5 büyük’ü görmüştük. Sonraki günlerde göreceğimiz leoparları daha o zaman bilmiyorduk. Akşam otele döndük. Harika yemeklerden yedik. Burada yapılan Mongolyo (sanırım adı bu idi) çok hoşumuza gitti. Aşçılar ellerinde tavalar bekliyorlar. Sen eline tabağı alıyorsun, önceden terbiye edilmiş et ya da tavuk parçaları ile içine başka ne konulmasını istiyorsan her türlü sebze ve baharatı seçip veriyorsun. Onlar önce biraz suda çevirip, sonra biraz yağ ilave edip, sebzeleri ekliyor ve ne kadar pişmesini istediğini soruyorlar. Ona göre de pişirip sıcak sıcak veriyorlar. Keyifli bir yemekten sonra odalarımıza çekildik.
Ertesi gün Beyaz ve Siyah Gergedan gördük. Bunların isimlerinin hikayesi da ayrı. Bir ara onu Burak’tan tekrar alıp, yazarım. Sonra göl kıyısına indik. Binlerce pelikan 5 metre ötemizde uçuyor, konuyor, duruyor, yürüyordu… Tam bir görsel şölendi. Hiç durmadan fotoğraf çektik. Özlem “Ben hep burada kalmak istiyorum” diyordu. J Sonra yine safariye çıktık. Marabu leylekleri, Çeltikçiler, Sarı Gagalı Leylekler, Flamingolar, balıkçıllar… Kısaca pek çok tür kuşu görmek ve fotoğraflamak imkanı bulduk. Gölün değişik yerlerinde çekimler yaptık. Öğlen otele döndük. Öğleden sonra yine safari. Bir gergedan ailesi ilginçti. Yavru gergedan (sanırım 200 kilo vardı J) hem ot yiyor, hem de annesini emiyordu. Ayrıca Beşiktaşlı bir maymun gördük. Yine bunun da ismini Burak’tan öğrenmem gerek… L Sonra biraz yağmur yağdı. Buna rağmen fotoğraf çekmeye devam ettik. Bugünün sürprizi de yine bir leopar görmemizdi. Arabanın sol önünde gördük. Arabanın önünden geçip, aşağıları bir yere gitti. Hemen Peter arabayı döndürüp, önüne geçti. Yine pek çok fotoğraf çektik. Sanırım burada idi Özlem’in “kartım bitti” diye inlemesi… Allahtan yedeği vardı ve hemen onu taktı. J
Yine akşam otel ve dinlenme.
Nakuru’da son günümüz. Sabah tesisten çıkıyoruz. Yola koyuluyoruz. Biraz sonra Özlem’in “Leopar, leopar” diye bağırması ile “Yok artık” diyoruz. Çünkü, bizden önceki 10 günde otelin log defterinde leopar kaydı yok. Üstelik otel görevlilerinin söylediğine göre, buraya 8 kez geldiği halde leopar görmeden gidenler olduğu düşünülürse, bizim ne kadar şanslı olduğumuz bir kere daha anlaşılır sanırım. Daha sonra bir dala yuva yapan bir çift “Hamerkop” gördük. Gerçekten ilginçti. Hepimiz pek çok fotoğrafını çektik. Özellikle Mete’de sanırım 1000 pozu vardır… J
Sonra kısa bir göl kenarı, ve safari.Safaride, burada pek de kolay görülmeyen bir şey. Aslan. Evet, aslan. Bize söylenen Naruku’da fazla olmadıkları. Ama biz onu da gördük. Daha sonra bir tepeye çıkıp, gölün ve tüm milli parkın manzarasını içine alacak şekilde çekimler yapık. Tepeden inip, yine safari yapıp, tesise döndük. Akşam tüm misafirler için hazırlanın yöresel dansların sunulduğu bir gösteri izledik. O akşam Türkiy-Hırvatistan maçı vardı. Hepimiz çok yorgunduk. Bir kısmımız hiç izlemedi. Ben ilk yarıyı izledim. Bir tek Kerem azimle tüm maçı (uzatmalar ve penaltılar dahil) izledi. Sabah turu geçtiğimiz öğrenince elbette hepimiz çok mutlu olduk.
Kenya’daki son gün. Ama yine çok muhteşem bir gün. Naivasha’ya gidiyoruz. Sehir Kulübü türü bir yerde önce kahvaltı yapıyor, sonra gölün kenarına geliyoruz. Gelir gelmez büyüleniyoruz. Etrafta inanılmaz bir hareketlilik var. Alaca Yalı Çapkınları hover yapıyorlar. Daha biz kahvaltı yaparken tepemizden Afrika Balık Kartalları geçiyor. Gölü gezmek üzere özel olarak hazırlanmış kayığa Peter dahil hepimiz biniyoruz. Dakka bir gol bir, karabataklar arasından bir yılan boyun da uçuyor. Hepimiz çekiyoruz ama, sanırım hiçbirimizde yok… L Sonra gölün kenarından başlayıp tüm etrafını dolaşıyoruz. Her dalda, her taşta bir başka kuş. Gölde Hipopotamlar. Gölün bir başka noktasında çırılçıplak suya giren çocuklar. Bir yerinde yelkenli küçük tekneler, balık tutan insanlar. İnanılmaz bir yer. Limanın tam karşına gelen bir ağacın üzerinde bir çift Balık kartalı. Taşların üzerinde, tuttuğu balığı afiyetle yiyen bir Alaca Yalı Çapkını. Pek çok karabatak. Dev bir Yalıçapkını. Büyük Ak Balıkçıl, Küçük Ak Balıkçıl, Dev Ak Balıkçıl. Kenarda av peşinde koşan bir Hammerkop. Dallarda çeşitli ötücüler, yırtıcılar. Her yerde hazır ve nazır olan maymunlar. Sevimli burunları ve hüzünlü bakışları ile Waterbag’lar. Hatta yarısı yenmiş bir hayvan leşi. Özetle, tümüyle doğal tümüyle iç içe bir yaşam.
Bize bir dakika gibi gelen 1 saatlik bir tekne turundan sonra kıyıya çıkıp, biraz da orada gözlem yapıyoruz. Avlanan Küçük Ak Balıkçıl çekiyorum. Hatta Pelikanların avlanmalarını izliyor ve çekiyorum. Daha önce gördüğüm ve çok beğendiğim bir fotoğrafı benim de çekme şansım doğuyor. Bir pelikanı ağzına aldığı balığı kesesinden aşağı giderken fotoğraflıyorum. J Büyük bir gezi teknesinin gölgesine sığınıp bekliyorum. Bir kırlangıç tam dibime konuyor. Tabi tam kadaj çekiyorum. O esnada bir Balık kartalı hışımla suya dalıp, bir balığı alıp, bir kuru dala konuyor. Ne yazık ki, ben sadece ayağında balıkla dala konarken çekebiliyorum. L Ama, bu bile müthiş heyecanlı bir deneyim benim için. Sonra yine kulübün bahçesine dönüyoruz. Mükellef bir yemek yiyoruz. Yemekten sonra bahçede yine pek çok kuş görüyor ve çekiyoruz. Biraz ara verdikten sonra, bir kuş rehberi eşliğinde tüm tesisin bahçesini dolaşıyoruz. Sun Bird’ler, çeşitli Ağaçkakanlar, Örümcek kuşları ve benim favorilerim sürüngenler. Yine hiç durmadan fotoğraf çekiyoruz. Artık yorgunluktan perişan ama, mutluluktan mest olmuş vaziyette, bir duş alıp, üstümüzü değiştiriyor ve havaalanına geliyoruz. Peter’e veda edip, Dubai’ye kadar olan yolculuğumuza başlıyoruz. Dubai’de yine aynı şey oluyor. Meltem’i havaalanında rehin bırakıp, otele gidiyoruz. Biraz dinlenip, şehir turuna çıkıyoruz. İnanılmaz bir sıcak. Nerde o güzelim Kenya…
Her şeyin yapay olduğu, insan eli ile yaratılan devasa medeniyet göstergelerinin arasında, klimalı arabanın içinde dolaşıyor, zaman zaman fotoğraf için fırına giriyoruz. Pardon, dışarı çıkıyoruz diyecektim… Sonra bir eski zaman Osmanlı çarşısını andıran bir yerde biraz oturuyor, 7 yıldızlı bilmen ne oteline uzaktan bakıyor, adet yerini bulsun diye fotoğraflar çekiyor ve otelimize dönüyoruz. Sonra havaalanına gelip, Meltem’i bulup, keyifle uçağımıza biniyor ve disklerimizde bir yığın fotoğraf, hafızalarımızda yığınla anıyla ülkemize dönüyoruz…
Ahmet Yay
 



aysun pekşen - 04 Mart 2009 Çarşamba 23:24



yazı için teşekkürler içerik ve anlatım çok güzel . bizde bu yaz temmuz gibi Kenya ve Tanzanya'ya gitmeyi planlıyoruz. Rehberden memnun kaldıysanız bizde onunla iletişime geçmek isteriz.
Tavsiyelere açığız. Şimdiden teşekkürler