BREZİLYA-PANTANAL YABAN HAYAT FOTO SAFARİ


Ana Sayfa \ Gezi Notlarım \ BREZİLYA-PANTANAL YABAN HAYAT FOTO SAFARİ

Brezilya Gezi Yazısı

Bu kez rotamız Brezilya. Ancak, Brezilya’nın dillere destan plajları ve karnavalları değil. Yaban hayat. Gideceğimiz yer Pantanal. Aslında Pantanal bir bölge. Brezilya’nın Bolivya’nın ve Paraguay’ın sınırları içine alan, ancak, ağırlıkla Brezilya sınırlarında kalan koskocaman bir alan. Amazonları hepimiz biliyoruz, ancak Pantanal’ı pek azımız biliyor. İtiraf  ediyorum ki, ben de Burak’dan (Doğansoysal) duyana kadar bilmiyordum. Ama duyduktan sonra ilgim artarak devam etti. Nihayet bu senenin programına alarak, buralara gelme fırsatı buldum.

Ankara’dan 08.00 uçağı ile İstanbul’ a gittim. Orada turu düzenleyen ve tur liderliğini de yapan, Burak Doğansoysal, Derindive’dan arkadaşım Burak Buyrukbilen ve FK’dan arkadaşım Filiz Dibi ile buluştuk.

Sorunsuz bir uçuştan sonra, Sao Paulo’ya 18,30’da indik. Coiaba’ya kalkacak uçak 00.30’da idi. Önce vakit geçirmek için bir yerde birşeyler içtik, sohbet ettik. Sonra valizlerimizi verdik. Uçağın kalkış saatini beklemeye başladık. Fakat, bazen yolculuklarda bunlar yaşanıyor. Uçağın kalkışı ertelendi. Biz önce normal bir erteleme sandık. Fakat, uçak pistte olduğu halde, yolcuları almıyorlardı. Havaalanında ingilizce bilen birilerini bulup, nedenini soramadık. Hatta Burak Doğansoysal “Pilot gelmemiş, o yüzden gidemiyoruz” diye espri bile yaptı. Sonra, Burak ingilizce bilen rehberini aradı,  derdini anlattı oradan bir görevliye telefonu verdi. O kişi ile rehber Portekizce konuşarak sorunu anlattı. Sonra da rehber Burak’a ingilizce olayı aktardı. Meğer, tam o gün, o havayoluna ait 80 tane pilot maaşlarının az olduğu gerekçesi ile işe gelmemiş. Bir pilotun evine özel araç gönderilmiş, o bizi uçuracakmış. Allahtan söyledikleri gibi oldu. Fakat bu zamana kadar 3-4 saat geçti. Koltukların üzerinde uyuduk. Üstelik buranın koltukları normal bekleme koltukları Kuala Lumpur’daki gibi yatmaya müsait olan cinsten değil. Ama, ben ve Buyrukbilen her şartta uyuduğumuz için, bizi hiç etkilemedi. Bir güzel uyuduk. Sonra uçağa binip, 2 saatlik bir uçuştan sonra Coiba’ya vardık. Otelimize transfer olduk. Odalarda sadece duş alıp, doğru kahvaltıya indik ve hemen yola koyulduk. Nasıl bir yoldu anlatamam. Yolun bir bölümü asfalttı. Araras sınırına girdikten itibaren sanırım 150 tane tahta köprü geçtik. Köprüler çok derme çatma. Yani kalıcı değil gibi. Anlaşılan yağışlı sezonda yıkılan yıkılıyor, sonra yeniden yapıyorlar. Üstelik yolun bu bölümü stabilize bile değil, direk toprak ve mıcır.

Hemen her köprünün iki yakası su ve suyun olduğu her yerde abartmıyorum onlarca caiman ve yine onlarca (ki bu onlarca tabiri kimi zaman yüze yakın bir sayıyı ifade ediyor) balıkçıl, şu kuşları, akbabalar, yırtıcılar, Snail Kite denilen, sümüklüböcek yiyen bir yırtıcı (üstelik her direğin tepesindeler) daha neler neler. Burak bildiği için bizim burada fazla zaman kaybetmemizi istemedi. Çok değil, sadece bir iki kere durduk. Birinde snail kite çektik, öbüründe de ölü iki caymanı yiyen buralara özgü kara akbabaları çektik. Sonra aslında kısa bir yolu uzun bir zamanda gelerek, tesise giriş yaptık. Odalara eşyaları attık, makineleri hazırladık, hemen birşeyler atıştırıp, teknemize binerek, nehre açıldık. Muhteşem bir yer. Kelimelerle anlatılamaz. Burak’lar ağırlıkla video çektiler. Ben ve Filiz fotoğraf çekiyoruz. Gezinin sonunda ortak bir proje ile video-fotoğraf karışımı bir sunu hazırlamak istiyoruz. İlk gün bir sürü kuş çektik. İki kez caimanların avladığı kedi balıklarını yerken rastladık ve fotoğrafladık. Tabi gün boyunca jaguar aradık. Sonunda akşama doğru bir çalılığın arasında gördük. Muhtemeler bir avı varmış. Otlar hareketlenip duruyordu. Çok az görebildik. Sonra sol tarafa doğru yürürken gördük. Ama ağaçların içinde kayboldu gitti. Hiç kıyıya inmedi ve hiç fotoğraf çekemedik. Sonra yine aradık. Ancak bulamadık. Günün sonunda tesise  döndük. Akşam yemeği, pillerin doldurulması, kartların boşaltılması ve doğru yataklara.

01.08.2010 Bugün Filiz’in 04.30’da kapıyı çalması ile uyandık. Meğer saatini bir saat ileri almamış. Kimsenin kalmadığını görünce, uyuyakaldığımızı düşünüp, bizleri uyandırmış. J Sonra durum anlaşıldı. Biz de yarım saat daha yatıp, sonra kalktık. Kahvaltı sonrası saat 06.15 ‘te tekne hareket etti. Güneş 06.30’da doğuyormuş. Önce skrimer ları bulduk. Avlanırken çekmeye çalıştık. Daha doğrusu diğer arkadaşlar ne yaptı bilemiyorum ama, doğrusu ben istediğim gibi çekemedik. Hareketle fotoğraflarda sorunum var. Ayarlarını yapamadım sanırım. Gidince bunu çalışmalıyım. Herneyse, sonra yine jaguar aramaya başladık. Çok sakin bir nehre girdik. Sakin sakin aramaya başladık. Ama jaguara odaklanmak ne mümkün. Gözümüzü nereye çevirsek bir şey görüyoruz. Bir  manda ölüsü gördük. Etrafında bir sürü kara akbaba vardı. Bir türlü yanaşmaya cesaret edemiyorlardı. Rehberler bunun bir jaguar tarafından öldürülmüş olabileceğini, kuşların da o yüzden tedirgin davrandıklarını söylediler. Biraz bekledik ama gelen giden olmadı. Bol bol yılanboyun ve yalıçapkını çektik. Hatta öğleden sonra uzun yıllardır hayalini kurduğum, ağzında balık ile yalıçapkını çektim. Hemde neredeyse kendisi büyüklüğünde bir balık ile. Önce gördüğümde çok heyecanlandım, bir önceki çekimimin video olduğunu unutup, manuel ayarlarla fotoğraf çektim. Tabi hiç bir şey çıkmadı. Kaçırdım diye üzülürken, biraz ilerleyince, dalın üstünde tekrar gördük. Yaklaştık. Bu flaşıda açarak çekmeye başladım. Zira dalların altında olduğun için buluduğu yer oldukça karanlıktı. Kerata koca balığı dala çarpa çarpa öldürdü. Aslında ağzında balık olduğu halde, seslenip duruyordu. Dişisini davet ediyordu herhalde. Dişi geldi, ama pek itibar etmedi, uzaklaştı. Bu da tuttuğunu bir güzel yedi. Ben de hepsini fotoğrafladım. Bunların dışında hatırlayabildiklerim, Rufıs Tiger Heron, Yellov bill, red head ... adında çok güzel bir kuş. Bunu banyo yaparken çektim. Çok keyifliydi.  Bataklık su yelvesi de aynı şekilde çektik. Durduğu yer öyle muhteşem ışık alıyordu ki, hem bol bol fotoğraf hem de videosunu çektim. Bir kaç tür balıkçıl daha çektim. İsimlerini bilmiyorum. Yarın yazacağım. Bu arada iki tane ağaçtan yapılmış obje çektik. Biri iguana öbürü deve kuşu... Doğal ortamda öyle güzel duruyorlardı ki, birinden ben yanıldım, öbüründe kim bilmiyorum. Bol bol çektikten sonra bir de baktık ki bunlar ağaç. Birer örneklerini bırkaktım. Bu aradar yine bol bol cayman çektik. Artık sadece tanısal veya aksiyon çekmek yetmiyor. Işıkları da kullanarak çok keyifli pozlarını yakaladık. Bir tanesi suyun üstüne yatmış bir ağacın üstüne yatmıştık. Çok güzel pozlar verdi. Siyah boyunlu bir yırtıcı (balık kartalına benziyordu) av yaptı. Karidese benzer bir şey aldı sudan. Bize sırtı dönük yediği için pek güzel çekemedik. Sonra başka bir yırtıcı çektik. Son olarak da su samurlarını bulduk. Oyuk gibi bir yerde temizleniyorlardı. Flaşla çektim. Avlanmadıkları için pek keyif almadım. Üstelik günün geç bir saati idi.

Jaguar araya araya geri dönmeye başladık. Epey uzaklaşmışız. Yol biraz uzun sürdü. Tam geldik derken, sudan bir şey atladı ve Burak Doğansoysal’ın başına çarpıp, tekneye düştü. Meğer bu bir balıkmış. Rehberimiz Roberto hemen tuttu balığı. Yarın öğlen barbekü yapacaktık. Bunu Burak’a yapacaklar. Adam kafası ile balık tuttu... Çok güldük. Ender rastlanır bir olaydı. Allah korudu, gözüne felan gelmedi. Sonra odalara geldik. Yine pil doldur, kart boşalt, yemek ye ve yat...

02.08.2010 Bugün müthiş bir gündü. Pek çok müthiş gün yaşadım. Fakat, bir kez de Lembeh’de böyle bir gün yaşamıştım. Her şey muhteşemdi. Sabah 05.00’te kalkıp, 05.30’da kahvaltımızı yapıp, yine 06.00 sularında yola çıktık. Henüz gün doğmamıştı. Yola çıkmadan önce Burak makinesine benim 10 mm balıkgözü lensimi takarak, ve otomatik olarak her 10 sn’de bir  fotoğraf çeken kablolu kumandayı makinesine takıp, time lapse yaparak yol boyu fotoğraf çekti.Günün ilk ışıklarında çeşitli kuş fotoğrafları çekerken Burak’a “Saat 10.00 gibi karşımıza Giant River Oterları (büyük nehir su samurları) çıkacak, üstelik avlanacaklar, biz de fotoğrafların çekeceğiz.” dedim. Sözüm bitti birazdan gördük. Dediğim gibi hem de avlanıyorlardı. Önce bata çıka yüzdüler, biz de takip ettik. Sonra biri bir balıkla çıktı. Yemeğe başladı. Tabi biz de çekmeye. Sonra başkası avlandı. Hele birisi öyle kocaman bir cat fish (kedi balığı) yakaladı ki, bana göre balık temiz bi 2-3 kilo vardı. Avlandıkları için bizi pek umursamadılar. Yanlarına kadar yaklaştık. Balıkları öyle bir iştahla yiyorlardı ki, sesleri yanımıza kadar geliyordu. Balıkları çatır çutur, kemiğiyle, derisiyle nerdeyse çiğnemeden yutuyorlar. Pek çok av yaptılar. Orada epey vakit geçirdik. Hepimiz yeterli sayıda video ve fotoğraf çektik. Sonra yine ben “Öğleden sonra da jaguar göreceğiz. Ama 15.00 veya 16.00’dan sonra.” dedim. Bana güldüler. Devam ettik dolaşmaya. Saat 11.00’de kıyıya çıktık. Rehberimiz Roberto ile teknemizi kullanan Mateus birlikte mangalı yakmaya başladılar. Ben de o ara biten kartlarımın yedeğini aldım. İki Burak kıyıya çıkıp, üçayağı kurup, yine time lapse yaptılar. Mangalın ve üstündekilerin de pişmesini yine time lapse ile çektiler. Rabetro, balıktan kalanı nehire uzatıp, prinhaların ve diğer balıkların bunun yemelerini sağladı. Önce bu olayı dışarıdan fotoğrafladım. Filiz’den aldığım Polarize filtre ile biraz çekebildim. Sonra hatırıma sualtı fotoğraf makinem ile çekebileceğim geldi. Roberto’ya biraz beklemesini rica ettim. Makineyi kabinine koydum, Roberto ile birlikte yemi ve  balığı suya soktuk. Fakat benim hatırıma, kabinin o-ringini takmadığım geldi. Hemen makineyi çıkarttım. Baktım kabin su almış. Hemen açtım, makineyi çıkarttı. Allahtan tümüyle ıslanmamış. Hemen kuruladım, tekrar denedik. Fakat su çok bulanık olduğu için görüş mesafesi çok düşüktü. O yüzden biraz daha aydıklık bir yer olsun dedik. Teknenin öbür tarafına döndük. Roberto baktı orada kocaman bir baba caymen yatıyor. Güvenlik için diyerek gidip, balığın kalanını bir dala takıp geldi. Sebebi de timsah saldırırsa imiş. Peki dedim, sen sopaya tarak eli kurtardın, benim elim ne olacak? Dolayısıyla, bu projeden şimdilik vazgeçtik. Bu arada mangaldaki etler ve balık pişti. Mangaldaki etleri alıp, tahtanın üstünde ince ince (stogonof gibi) kesti Mateus. Doğrusu et muhteşemdi. Kenarları yağlı bir etti. Üstüne kaya tuzu gibi bir tuz serpiyor sonra mangala atıyorlar. Pişince üzerinde kalan tuzları bıçağın tersi ile temizliyorlar. Sonra doğruyorlar. İnanılmaz bir tadı vardı. Ekmek getirmişler, bir de irmik benzeri (şekil olarak) bir şey (!) getirmişlerdi. Ne olduğunu sorduk, buralardaki bir bitkinin kökünden elde ediliyormuş. Kuskusla irmik arası  bir şekli vardı. Eti buna batırıp yedik, ikisi birlikte harika oluyordu. Biz yemek yerken cesaretli bir akbaba yanımıza sokulmaya başladı. Biz etin yağlarından biraz attık. Ürkek bir horoz gibi yaklaşıp, yedi. Ama mesafeyi koruyor. Eti aldıktan sonra ben ona biraz yaklaşıyoum, o benimle arasındaki mesafeyi koruyarak geri kaçıyor. Ama telaş etmeden. Benim yaklaştığım hızda.

Sonra balık yedik. O da muhteşemdi. Bu balık, dün Burak’ın kafası ile tuttuğu balık değilmiş. Onu almayı unutmuş Robetro. Bu başka bir balıkmış. Sanırım Cat Fish idi. Nefisti doğrusu. Gerçi etlerle karnımız iyice doymuştu, o yüzden fazla yiyemedik. Etlerden arta kalanı yaptığımız gibi, bunu da akbabalara verdik. Yalnız bu kez yem olarak kullandık. Onların nasıl yediklerini videoya çekmek için fotoğraf makineleri ve videoları hazırlayıp, eti önlerine bırakıp geri çekildik.  Önce biraz ürkek davrandılar, ama peşinden atak yapıp yemleri kaptılar. Fakat biz yemlerin bir kısmını sabitlemiştik. Doğrusu entersan görüntüler çıktı. Özellikle iki Burak’ın çekimleri harika olmuştur eminim. Akşam benim çektiklerime bakmak istedim, kart bozuk dedi. Hiç dokunmayacağım bu karta. Ankara’ya gidince bir bilen bulurum nasıl olsa.

Yemekten sonra tekrar gezmeye başladık. Ben hala, “Bugün jaguar göreceğiz, ama 16.00’dan sonra” diyorum. Sabahki tahminimin doğru çıkması üzerine, benim dileğime destek olmaya başladılar. Fazla bir şey çekmeden dolaşmaya başladık. Diğer tekneler de dolaşır. Herkes birbirine jaguarı soruyor. Sonunda bir yerde görüldüğü söylendi. Son sürat oraya gitti. Baktık karşı kıyıya bir kaç tane tekne yanaşmış bekliyor. Biz de bekledik. Fakat gelmedi. Karşı kıyıdan sesinin geldiğini söylediler. Oraya doğru gittik. Epey bir dolaştık, fakat yoktu. Ben yine “Ben söylüyorum, 16.00’dan sonra göreceğiz, boşuna aramayın” diye. Nitekim karşı tarafa ulaşmak için epey bir dolaştıktan sonra, karşıda da olmadığını gördük. Bu arada da dalların üzerlerinde gördüğümüz kuşları çekiyoruz. Kıyıdaki timsahları ve kemirgen fareleri çekiyoruz. Hatta bir ikisinin üstünde dolaşan kuşlarla çektim. Sonra bir ara yine su samurları ile karşılaştık. Yine av yapıyorlardı. Elbette yine çektik. Sonra yine dolaşmaya başladık. Etrafta da bir taraftan jaguar bakıyoruz. Sonunda teknelerden birisi jaguarın görüldüğünü ve yerini söyledi. Hemen topukladık. Bütün millet toplanmış bekliyor. Biz de yanaştık. Bir baktık, ağaçlardan oluşan oyuk gibir bir şekin içinde. Hemen makinleri hazırladık, uzaktan da olsa, başladık çekmeye, muhteşem fotoğaflar çıktı. Bu olay da günün son muhteşem olayı oldu. Ben ve Filiz fotoğraf çektik. Buraklar video çekti. Önce uzaktan çektik. Allahtan bende 2x tc takılıydı. En sonra geldiğimiz için en arkaya geçtik mecburen. Oradan bile çektim. Yavaş yavaş makinenin ayarlarına alışıyorum. Fakat hala uçar çekemiyorum. Buna Ankara’ya dönünce Melih Hoca ile çalışmalıyım. Sonunda hepimiz mutlu mesut, güle oynaya tesise döndük. Yine aynı işlemleri yaptık. Akşam yemeğe gittik. Benim karnım öğlenki muhteşem mangaldan dolayı henüz acıkmamıştı. Sadece tatlı yedim. Biraz sohbet ettik. Odalarımıza istirahate  çekildik.

03.08.2010 Salı. Bu sabahta erken kalktık. Kahvaltıdan sonra yine tekneye binip açıldık. Önceki iki güne nazaran bugün biraz daha soğuktu hava. Önce skrimerların olduğu yere gittik. Yine hareketli çekimlerde sorun yaşadım. Allahtan bir iki tane  istediğim gibi poz var. Sonra hem tekrar görebilirsek diye jaguar bakıp, hem de çeşitli fotoğraflar çektik. Havada cabiruları çektim. Bulundukları yerde snow egret ve great white egret de vardı. Aynı yerde skreamer ve büyük halkalı cıbılıt da vardı. Oradan ayrıldık, giderken ağzında balık olan bir yalıçapkını gördük. Hemen onu takip ettik. Kendisi kadar büyük bir balık yakalamıştı. Bir dalın üstüne kondu, balığı dala vurmaya başladı. Akıntı olduğu için pek sağlıklı yaklaşamadık. Tekne ha bir sallanıyordu. Zar zor yanaştık. Çektik. Oradan kalktı başka bir dala gitti, orada da çektik. Neredeyse 100 fotoğraf çektim. Pek çoğu kullanılabilir. Nehrin yakınında durduk, Mateus prinhaları besledi. Hatta büyük bir kancaya bağladıkları yemi kaptıklarında oltadaki  yemi hızla çektiğinde, bir iki kez prinhalar dışarı çıktılar. Bu arada Robetro ‘da ayrı bir olta ile prinha avladı. Sudan çıkarttı. Bize dişlerin gösterdi. Hatta bir de gösteri yaptı. Bir dal parçasını ağzına soktu balığın, hayvan ısırarak kırdı onu. Fotoğraflarını çektikten sonra suya geri gönderdi. Burada bir şey dikkatimi çekti, etraf inanılmaz derecede temiz ve buranın halkı etrafına çok saygılı. Hiç bir şeylerini kaldırıp atmıyorlar. Tekne ile hızlı giderken iki tane cola tenekesi uçtu nehre. Hemen durdular, geri dönüp onları alıp öyle devam ettiler yola. Prinha gösterisinden sonra artık geri tesislere geldik. Yemek yedik. Daha önce arka iskeleden dev nilüferleri çektik. Bahçede yine bir tukan gördük ama ben çekemedim. Valizlerimizi üstü açık bir kamyonete yükleyip, bizim için hazırlanan iki sıraya oturduk. Yolda gelirken jaguarların ayak izini, anakondanın sürünme izlerini gördük. Başka bir sürü kuş gördük. Bir kısmını çektik, bir kısmını çekemedik. Günü batırdık, kalacağımız tesise doğru yola devam ettik. Hava çok soğuktu. Hepimiz üşüdük. Ben Roberto’ya şöförün yanına geçebilir miyim diye sordum. O da elbette dedi. Arabayı durdurdu. Ben de öne geçtim. Üste en ince bendim. Yağmurluğum valizdeydi. Yola devam ettik. İçerde giderken içim geçmiş biraz. Jaguaranda gördük, ama çekemedik. Sonra yengeç tilkisi görmüşler. Durduk. Tam çekeceğim, flaşın pili bitti. Hemen değiştirdim ve birkaç kare aldım. Sonra tesise geldik. Çok enteresan bir sahibi var. Macaristan’dan 1980’li yıllarda buraya gelmiş ve yerleşmiş. Tesis güzel. Yarın gündüz gözüyle göreceğiz. Tesis sahibi, kuşlarla ilgili bir sürü bilgi verdi bize. Puhu varmış. Bir de çok iyi kamufle olan, yumurtasını ağaca yapıştıran bir kuş varmış. Onu gösterdi. Yarın onu arayacağız. Ayrıca macauların yuvası varmış. Belli bir güzergahta uçuyorlarmış. Kuleden ve Burak’ın odasının önünden çekilebiliyormuş. Yarın bunların hepsini göreceğiz umarım.

 

04.08.2010 Çarşamba. Bu sabah yine erken kalktık. Kalvaltıdan önce kısa bir gözlem turuna çıktık. Işık yetersiz olduğu için pek fotoğraf çekemedik. Zaten yanıma 40 D + 100-400’ü almıştım. Sonra açık havada kahvaltı yapacağımız yere geldik. Kahvaltı yapmak ne mümkün. Her taraf kuş kaynıyor. Özellikle Porto Jofre’de bir tanesini görüp çekmek için debelendiğimiz kardinal kuşları burada bizim memleketteki serçeler gibi. Havuzun yanındaki kahvaltı yapılacak alanın hemen yanına bir yemlik koymuşlar. Birbirlerinin üstüne çıkıyorlar yem yemek için. Başka kuşlar da var. Tabi biz kendimizi kaybettik. Kahvaltıyı felan gözümüz görmüyor. Birimiz bir kuş görüyoruz, hadiiii hep birlikte onun peşine. Sağolsun Roberto’da sürekli kuş buluyor bize. Tukanları çektik, macaoları çektik. Bir sürü küçük kuş çektik. Kahvaltı güzeldi ama doğrusu fotoğraf sevdasına pek keyif alamadık. Bugün hava bütün gün puslu idi. Aslında fotoğraf için çok güzel bir ışık vardı. Fakat aynı zamanda biraz da soğuktu. O yüzden Burak ve Filiz kahvaltıdan sonra dinlendiler. Biz Burak ve Robetro ile yine kuş peşine düştük. Çok enteresan bir kuş gördük. Benim için kertik idi. Çobanaldan. Robetro bulmuş biz gösterdi. Fakat görmek ne mümkün. Adam bize gösteriyor. Burak gördü önce. Bana anlatıyor, ama bir türlü göremiyorum. Sonra kendi makinesinin vizöründen gösterdi. Çalıların arasında ama yerde yaprakların ve bitkilerin arasına gizlenmiş. Tam bir kamuflaj ustası. Sonunda fotoğraflayabildik. Daha sonra küçük platforma gittik. Dönüşte bir genç Tiger Heron ile bir yetişkin avlanıyorlardı. İkisinin de fotoğraflarını çektim. Genci balık yakaladı. Yetişkini kurbağa. Kurbağa öyle mücadele etti ki, hayatta kalma ile ölüm arasındaki ince çizgiyi, kadere karşı gelmek için verilen o mücadeleyi sanırım fotoğraflarıma yansıtabildim. Bu anların videosunu da çektim. Burası öyle güzel bir yer ki, bahçesinde olmak bile yetiyor. Onlarca kuş türü görülebiliyor. Doğrusu bu insanlara imrenmemek elde değil. Bizim ülkemizde bu bilinci nasıl yerleştiririz, bizim insanımıza, kendi dışındaki canlıların da yaşamaya hakkı olduğunu nasıl anlatırız, kendisine zararı olmayan canlılara zarar vermesini,  hiç bir şey yapamaz ise taş atmasını nasıl engelleriz bilemiyorum.

Tekrar odalarımıza geldik. Burak’la Filiz’de kalkmışlardı. Birlikte yemeğe gittik. Arjantinli kalabalık bir grup vardı. Oldukça şamatacılardı. Yemeğimizi yedik. Kaç günün yorgunluğu vardı üzerimde. Ben de yemekten sonra  1,5 saat dinlendim. 15.00’te tekrar buluştuk. Beklerken Haming bird önümüzdeki bir ağaca geldi ve beslenmeye başladı. Fakat çekmek ne mümkün. Sadece bir dala konduğu zaman çekebildim. Sonra yine denedim. Fakat yine çekemedim. Ben onun fotoğrafını tam havada asılı kalmış çiçeğin özünü yerken çekmek istiyorum. Andrea bana en çok hangi çiçekleri sevdiğini gösterdi. İnşallah yarın orada bekleyip çekeceğim. Maymun görmek için yola koyulduk. Robetro bize yine rehberlik yaptı. Görmek için ormanın içinde dolaştık. Fakat göremedik. Ben ve Filiz tesise döndük. Yolda yine güzel kuşlar gördük ve çektik. Tesise geldiğimizde sağ tarafta avlanmış bir şahini avını yerken çektim. Sonra gün batımında güneşin yansıması ile birlikte skimerların fotoğraflarını çektim. Son olarak da önümden uçup karşı ağaçta açığa kondu. Fakat çok karanlıktı. Autofocus yapamadım, elle netleme yaptım. Sadece bir iki kare çekebildim bu şekilde. Tesise sordum, fener yokmuş. Olsaydı çok güzel çekimler yapabilirdim. Bu arada Burak’lar geldi. Onlar maymun görmüşler. Yemek vaktini beklemeye başladık. Bu satırları odamın önündeki hamakta yazıyorum. Hava karanlık. Tesis minumum aydınlatılmış. Hemen yanıbaşımda bir tane capybera katur kutur otluyor. Burada bunlar nerdeyse evcil hayvanlar gibi. Her yere geliyorlar ve insandan pek korkmuyorlar. Birazdan akşam yemeğini yiyeceğiz. İnternete bağlanmayı deneyeceğim.

Nihayet mi, ne yazık ki mi İnternet. Ne güzel medeniyetten uzak yaşıyordum. Maillerimi almaya başladım, buradan uzaklaştım. İş güç sorunlar maillerle birlikte geldi. Ama ben ne yaptım? Sorunlu olanları yok saydım... J

Yemeğimizi yedik. Güzel bir Cabernet Sauvignon şarap açtırdık. Her zaman olduğu gibi yarım kadeh bana yetti. Bugünün fotoğraflarını aktardım. Günün geri kalanını yazdım. Şimdi odama gidip, duş traş ve yarına hazırlık.

 

05.08.2010 Perşembe. Bugün yine erken kalktık. Büyük platforma gittik. Yolda maymunları gördük. Ağaçların tepelerinde dolaşıyor, yapraklarını değil, dallarını kırıp, içlerini yiyorlardı. Biraz daha yürüyüp, platforma çıktık. Manzara müthişti. Panoromik fotoraf çektim. Giderken ve dönerken video çekti burak. İnşallah bu videolardan güzel bir sunum çıkacak. Ben kendi videolarımı isteyeceğim Burak’tan. Belki kendim bir kurgu yaparım. Tesise geldik. Kavaltımızı yaptık. Bugün araç ile Pocohone’ye doğru olan yolda fotoğraf çekeceğiz. Kapalı bir minibüse bindik. Yol üzerindeki su birikintilerinde yine onlarca kuş ve cayman birlikte yaşıyordu. Kim besleniyor, kimi güneşleniyor. Bir sürü kuş fotoğrafı çektim. Beslenirken Büyük Ak Balıkçılın hem fotoğraflarını hem de videolarını çektim. Yine hareketli çekim çalıştım, ama bir türlü beceremedim. Dönüşe geçtik. Yolda parakitleri çektim. Önce dışarıda çektim, sonra yuvalarına girdiler. Orada çektim. Bu arada Burak’a sürekli sataşıp, bize snail kite’ı sümüklüböcek yerken gösteremedin diyorduk. Bir de baktık ki, çiftlik arazilerini çevreleyen telleri tutan 1 metrelik ahşap direklerin üstünde bir snail kite var. Hem de birşeyler yiyor. Hemen arabayı durdurduk. Pençelerinde kocaman bir yengeç, kabuğunu kırıp kırıp içini yiyor. Bol bol fotoğraf ve video çektik. Sunumuma bu videoları da koyacağım. Bakalım becerebilecek miyim?

Tesise geri döndük. Yemek yedik. Hesabı ödedik. Odaları topladık. Bu arada hatıra fotoğraflarımızı çektik. Hatta caymanlarla samimi pozlar verdik. Saat 14.00’te hareket ettik. Ne yazık ki Hummingbird fotoğrafı çekemedim. Daha doğrusu istediğim gibi çekemedim. İnşallah bir dahaki sefere.

Yolda yine durup, milli park girişinde fotoğraf çektirdik. Pacone’ye geçip, Coiaba’ya geldik. Önce minik bir hediyelik eşya dükkanına girip alışveriş yaptık. Sonra otele geldik. Duş alıp, dinlendik. Akşam yemeğine Kenya’daki Carnivore restoran konseptinde bir yere gittik. Burası bizim ufralı lokantalarına benzeyen, garsonları aynı döküntü kıyafetli, patronu her gelenle ilgilenin, orta sınıf bir et lokantası. Salatanı ve tatlını  kendin alıyorsun. Masaya oturunca herkese bir yanı yeşil, öbür yanı kırmızı küçük kartvizitler dağıtıyorlar. Bunun anlamı şu. Yeşil taraf üste gelecek şekilde masanın üstüne bırakıyorsun, etler geliyor. Kaburgalar, şişler, tavuk yürekleri, kuzu butları, büyük baş hayvanların çeşitli yerlerinden yapılan mangallar geliyor. Tabağının yanına koyup kesiyor, sen de bir maşa ile kesilen parçayı alıp tabağına koyuyorsun. Ha bire geliyor. Ta ki, kartviziti kırmızıya çevirene kadar. Etler lezzetli idi. Bu arada ızgara peynir ile yine közde pişirilmiş ananas da geliyor. Peynir güzel, ama ananas tatlı olduğu için bana göre pek başarılı değildi. Tatlıları fena değildi. Yemekten sonra yine otele döndük. Yarın 11.30’da Sao Paulo’ya uçacağız. Eşyalarım valize sağmadı. Sanırım çizme ile terliklerimi ayrıca bir torba ile taşıyacağım.

06.08.2010 sabah otelde kahvaltı yaptık. İnternete girip maillerimize baktık. Sonra 5 dk mesafedeki havaalanına geldik. Check-inlerimizi yaptırdık. Bir baktın Andre gelmiş. Adam bizi yolcu etmek için taa Araras’tan kalkıp Coiaba’ya gelmiş. Doğrusu bu hareketi bizi çok mutlu etti. Hatta Filiz tesiste şapka almamıştı. Onun pişmanlığını yaşıyordu. Adam kendi şapkasını hediye etti Filiz’e. Sonra uçak zamanında kalktı. Sao Paulo’ya geldik. İstanbul uçağının kalkmasına 6 saat vardı. Önce biraz dolaştık. Alışveriş yaptık. Sonra bavullarımızı verdik. Yemek yemek için havaalanın üst katında hem et hem suşi yapan bir lokantaya gittik. Çok güzel bir yerdi. Ben Tbone steak yedim. Muhteşemdi. Uçağımız zamanında kalktı. Bu kez hepimiz bir güzel uyuduk. Ancak bir film seyredebildim. Türlerin adını yazmayı planlamıştık. Onu bile yapamadık. İstanbul’a indik. Ben arkadaşlardan ayrıldım. İç hatlara geçip Ankara uçağına bindim. Ankara’ya geldim. Bavullarım gelmedi. Kayıp eşyaya adımı yazdırıp ayrıldım. Eve dönüş yolunda yine bir sonraki gezinin planlarını yapmaya başlamıştım bile...